Kültür Sanat

Hasan Ali Toptaş Bir Ölü Zaman Gezgini

Hasan Ali Toptaş
Avatar

Hasan Ali Toptaş, modern edebiyatımızın kale taşlarından… Renksiz gerçeğin büyülü kelime işçisi… Bir dalın çıtırtısından ormanın çığlığını duyan, duyuran, resmeden; düş ile gerçeğin köprüsünü kuran ve hepimizi boğan gerçeklerden elimizi tutarak bizi o köprüden geçirip düşlerle kurtaran usta bir yazar. Hasan Ali Toptaş, insanı, insan olmanın tüm hallerini (acıyı, öfkeyi, sükûtu, çaresizliği, umudu, utancı, övüncü, hırsı, sessizliği, kıskançlığı, saflığı, iyiliği, vicdanı…) gösterişe başvurmaksızın, bir varoluş düzleminde edebiyata konu eder, konuk eder.

Toptaş’ta kahramanlar yoktur, anti kahramanlar vardır. Parıltılı hayatlar değil; kasabalılar, kenar mahalleliler, kadınlar, çocuklar, duyguları asla karşılık bulamayanlar, gidemeyenler, kendi içinde boğulanlar, geçmişsizler ve de toplumun “saygınlık” tanımında karşılık bulan henüz kimsenin erişemediği o meşhur toplumsal ahlak paradigmasının dışında kalanlar vardır. Anlamlandıramadığımız, adlandıramadığımız ve de yüzleşmekten korktuğumuz duygular vardır.

Tüm kutsalları yasalarca esir alındığında bozkırın ortasında yalnızlığıyla, hayatla baş başa kalan Aytmatov’un Yedigey’ ini de bulabiliriz Toptaş’ta; kendisine dayatılan rollere “hayır” deme gücünü gösteremeyen ve kişiliğini bir böceğin bedeninde kaybeden Kafka’nın Gregor Samsa’sını da… Hepsi de hemen hemen aynı yerdedir. Dostoyevski’nin “Yeraltı”sında…. Hasan Ali Toptaş da oradadır.

 Hasan Ali Toptaş ’ın Silahı: Kurgu ve Dil

Hasan Ali Toptaş Gölgesizler

Anti kahramanlar üzerinden özgün konuları işleyen usta yazarın eserlerini bu denli güçlü kılan ise iki büyük silahıdır. Birincisi düş ile gerçek arasındaki gidiş gelişler, zaman–mekân esnekliği; dış dünyanın ve toplumsal ilişkilerin karakter ya da karakterlerin üzerinde yarattığı etki, iç dünyalarında bulduğu karşılık. Daha doğrusu tüm bunların toplamı diyebileceğimiz kurgu! Yazarın işaret ettiği düş ile gerçek gerilimi, belirli konular üzerinden tahlil ettiği karmaşa ve belirsizlik son toplamda bize kurguyu verir. Toplumsal yasaların belirlediği zorunlu rollerin karşılığını verebilmek için yaşanan telaşın, bu telaşın duygularda yarattığı tahribat ile bu tahribatın yıkıntılarının altında can çekişen bir “insan” kalabilmenin bitmez inadı… İtaatle isyan arasındaki gelgitlerde yaralanmış akıl, delik deşik ruhlar… İşte bunlar yazarın ustalıklı kurgusunda yerli yerine oturuyor. Karşılığında ise insanı, insanın varoluş atlasını sunuyor bizlere.

İkinci ve belki de birincisinin olmazsa olmaz koşulu olan silahı ise dil. Toptaş’ın dili tam bir kelime işçiliğidir. Hasan Ali Toptaş, kelimeleri özenle seçer ve yerleştirir. Cümle kurmak denmez onunkine; cümleyi önümüze itinayla serer adeta. Yalnızca bir dalın çıtırtısından ormanı resmetme hüneri tam da bu dilin meyvesidir. Heba’da Ziya’nın topluma kurban edilişi, toplumun dışına itilen, duyguları hiçe sayılan, itilip kakılan, hor görülen, hırslara ve köylü kurnazlıklarına kurban edilen, yazgısı baştan yazılan, boşverilen, naif, kırılgan, kendi özlemlerinin peşinde koşmaktan başka kabahati olmayan insanların; sayısız Ziya’nın hikâyesi anlatılır. Sadece Ziyaların değil; değerleri bir bir çözülen ve çöküşün tam eşiğinde bir toplumun dramı da tasvir edilir. Çöküş, topluma Ziya üzerinden fısıldanır.

Bu bağlamda, verilen mesaj hikâyenin özgünlüğü üzerinden kurgunun büyülü dille buluşturulması sayesinde romana ustalıkla yerleştirilir. Mesaj, sihrini kelimelerden alan anlatımdaki ustalıkla okuyucunun yüzüne çarpar. Roman bittiğinde o mesaj artık bilince çıkmıştır.

Yine Heba’dan bir kısa kesitle bu durum şöyle anlatılabilir belki: Romanın sonunda ellerindeki sopalarla Ziya’yı arayanların onu bir kayanın dibinde buldukları anı ele alalım. Yani Ziya’nın “heba” ile biten hikâyesi. Ziya’nın bulunmasıyla beraber zaten romanın içerisinde yer alan Ziya’nın bir anda kendi sonunu izler bir konuma alınması ve “Ziya başını çevirip bana baktı yeniden. ‘Beni buldular’ dedi büyük bir şaşkınlıkla” anlatımıyla Ziya’nın konuşturulması zaten okuyucu gözünde hayli dramatik olan olayın bir kez daha dramatize edilişi bu sade cümle üzerinden mümkün kılınmıştır. Vurucu ve dikkat çekici bir anlatıma hiç gerek kalmamıştır. Çünkü roman zaten bundan ibarettir. Kısa ve sade iki cümle son görevi yerine getirir. Roman boyunca olay, zaman, mekân ve karakterlerin büyülü bir anlatımla sunulup bu sadelikle bir sona varılması zirveden aşağılara doğru hafif bir süzülüşü hissettirir.

 “İçimde Sakladıklarımla Yıllarca Hem Hayat Buldum Hem de Yanıp Kavruldum”

Hasan Ali Toptaş Kitapları

Dil konusuna girmişken bir başka alıntıyı vermek anlatılanlara destek olacaktır. Kayıp Hayaller Kitabı ’nda kısa bir alıntı: “Susuyordu artık dede, köşedeki minberin üstüne çekilip bir mezar sessizliğiyle adeta yaşamıyormuş gibi susuyor ve sofradaki yufka kırıntılarını çelimsiz bir tavuk telaşıyla alıp alıp ağzına atan babaanneyi süzerek ‘senin hayatın benim sana demediklerim kadar noksan’ diyerek geçiriyordu belki içinden, bunu biliyor muydun gökçe gelin? Hiç düşünüp merak etmiş miydin acaba senden neleri sakladım ben bunca yıl? Kuşkusuz merak etmemişsindir… Benim tutup bazı şeyleri saklayabileceğim, yani aklının ucundan bile geçmemiştir. Oysa yaptım bunu ben; içimde sakladıklarımla yıllarca hem hayat buldum, hem de yanıp kavruldum…”

Bu kısa alıntı Hasan Ali Toptaş‘ ın sadece üslup ve Türkçeye dair titizliğinden daha fazlasını verir. Toptaş’ın amacını, telaşını verir. İç sayıklamaları, hayata yenilişleri, yenilgilere rağmen bitip tükenmeyen mücadeleyi, yalnızlığı, özlemleri, korkuları, çelişkileri, yitip gitmeleri verir. İnsana dair olan ne varsa bu dünyadan kanatlanıp uçmadan evvel uzanıp alıyor ve zulasında saklıyor. Sabırla, karınca çalışkanlığıyla işliyor. Bu da dilini oluşturuyor Toptaş’ın. Yani dil ile kurgu iç içedir onun eserlerinde. Birbirini besler bu iki unsur, biri ötekini tamamlar ve konu bu ikisinin omuzlarında yükselir.

Sonsuzluğa Nokta ‘dan Kısa Bir Alıntı

Bu konuya dair daha fazla açıklama çabasına girmek yerine bir kısa alıntıyla bu konuyu noktalamak faydalı olacaktır. Bir kuşağın hafızasında iyileşmez yaralar açan, koca bir ülkenin hebası olan yakın tarih ve o yakın tarihe tanıklık Sonsuzluğa Nokta’da şöyle ifade edilir:

“…Yüzlerinden sigara külleri havalanan kirli minderlerin üstünde sıralanıp, kentlerin semt semt siyasi bölgelere ayrıldığı, kanlı hesapların yapıldığı, intikam yeminlerinin edildiği ve pencerelerin ölüm korkusuyla sımsıkı kapatılıp evlatlara bile bin bir kuşkuyla açıldığı, tatsız bir dünyadan söz ederlerdi her akşam. Otomatik silahlarla taranan okul bahçelerini, bombalanıp harabeye çevrilen öğrenci yurtlarını, kan gölüne dönmüş kahvehaneleri ve kantinleri, ele geçirilen sokakları, sağda solda dağıtılan kalın sesli bildirileri, zorla satılan gazeteleri ya da üstünden aylar geçtiği halde hala aydınlanmamış karanlık baskınları dönüp dolaşıp yeniden tartışırlarken, nasıl davranmaları gerektiğini bir kez daha gözden geçirir, üniversiteye sızan provokatörlerin kimliğini saptar ve olup biten bunca kargaşanın özünü birkaç sloganın çekirdeğine sığdırmaya çalışırlardı. Her şey sırtlarındaki gömlek numarası kadar kesindi onların gözünde, her şey olağandı, her şeyin nedeni, gelişimi ve sonucu belliydi ve her şey bütün boyutlarıyla önceden görülüp hesaplanabilirdi…”

Hasan Ali Toptaş Kimdir? 

1958 yılında Denizli’nin Çal ilçesinde doğan Hasan Ali Toptaş ’ın edebi kişiliğine gelince… Onu cumhuriyetle başlayan “köy romanı” geleneğinin işleyicisi anlamında bu geleneğin bir parçası olarak değerlendirenler de var, dil yapısı ve Türkçeyi kullanmadaki hassasiyet ve ustalığı referans alınarak yine Cumhuriyet dönemi Anadolu yazınının bir parçası olarak değerlendirenler de var. O, kimilerine göre kurgu ve konu yaklaşımıyla bir postmodernist, kimilerine göre ise postmodernist olan bir modernist. Bunun yanı sıra varoluşçu edebiyatın çok önemli bir temsilcisi olarak kabul görür Toptaş. Hatta “Doğu’nun Kafka’sı” yakıştırması çoktan yapıldı kendisine.  Ancak yazar bu tartışmalarda pek taraf olmuyor. Herhangi bir söyleşi ya da yazısında “Evet, ben şuyum” ya da “Şu tanımlama beni ifade ediyor” demedi. Aksine, tıpkı kitaplarındaki karakterlerinde olduğu gibi o da susmayı tercih ediyor. Susup yazmayı tercih ediyor… Belki de tanımlamaların, kesin sayılabilecek yargıların hakikatin önüne geçtiğini düşünüyordur…

Hasan Ali Toptaş Kitapları

Hasan Ali Toptaş Eserleri

Toptaş ve eserleri hakkında söylenebilecek ancak ne söylenirse söylensin yine de eksik kalacak birçok şey var. Kayıp Hayaller Kitabı, Gölgesizler, Bin Hüzünlü Haz, Ölü Zaman Gezginleri, Harfler ve Notalar, Uykuların Doğusu, Sonsuzluğa Nokta, Heba, Kuşlar Yasına Gider… Tüm değerlerin tecimsel amaçlara kurban edildiği modern(!) çağda anlamını henüz kaybetmemiş kelimelere susayanların, hayat karşısında susup kalmışların, griliklere terk edilmişlerin tercümanlığını yapıyor Toptaş. Sadece varoluşun değil; hiçliğin de tercümanlığını yapıyor…

Gecenin Gecesi

Bitirirken belirtmek yerinde olur. Yazarın öykülerden oluşan kitabı Gecenin Gecesi kısa süre önce girdi hayatımıza. Toptaş yine sabır ve karınca ustalığıyla çalışmış. Yine bize dair olanı en naif cümlelerle sermiş önümüze. İtildiğimiz boşluktan, bunaltılardan çekip alıyor bizi. Uzanıp kalplerimize dokunuyormuşçasına giriyor yeniden hayatımıza ve iyiliğe, saflığa dair olduğu yerde donup kalmış ne varsa çözülüp canlanıyor. Canlandıkça bizim gardımız düşüyor. Kendimize en saf, çıplak halimizle yakalanıyoruz. Peki, Gecenin Gecesinde kimler mi var? Çağın vebalıları, sıradan bir gülüşe bedel ödetilmişler, büyüklerin dünyasındaki çocuklar…

Soyunup dökünelim, tüm ağırlıklarımızdan kurtulalım ve gardımız düşerken Hasan Ali Toptaş kitapları, hayatları dokunsun bizlere. Bu dünyaya dair her şeyden kurtulmanın hafifliğiyle bir sabah vaktinde “Veysel’in Kanatları”na takılıp gidelim, “Şeytan Uçurtması” elimizde “Gecenin Gecesi” biterken…

Bir önceki Trabzon Gezisi Notları başlıklı yazımızda, Trabzon gezilecek yerler, Trabzon gezi planı, Trabzon seyahat ile ilgili bilgiler yer alıyor.

Yazar hakkında

Avatar

Uğur Yıldız

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik mezunu... Yazmaya, okumaya ayırdığı kadar vakit ayıramasa da yazmayı, hayatın sert akıntısında yitip giden değerleri kurtarmak olarak tanımlıyor. Bu yüzden olacak ki düşüncenin, kurallardan ve sert tanımlamalardan uzakta kendine, tam da hayatın içinde imkân bulduğunu söylediği edebiyatı ve edebiyatın özgür alanını seviyor. Modern hayatın getirdiği hızın, telaşın, hırsın, yüzeyselliğin, unutkanlığın ancak yazılı kültür ile aşılacağına inanıyor. Okuduğu bölüme dair yaklaşımıysa; biraz şaka biraz gerçek ‘işsiz bir gazeteci olmaktansa işsiz edebiyat mezunu olmayı yeğlerdim’ şeklinde.

Yorum Yap